AKILSIZLIK ÖRNEKLERİ

 

Aklını kullanamayan insan, önceki bölümde gördüğümüz gibi hem dünyada, hem de ahirette büyük bir kayıp içindedir. Ancak bu kaybı, yalnızca manevi yönde bir kayıp olarak değerlendirmek doğru olmaz. İnsan, günlük yaşantısı içinde de akılsızlığın neden olduğu çeşitli sıkıntılar, huzursuzluklar ve kayıplarla karşılaşır.
İşte bu bölümde akılsız bir insanın hayatı boyunca peşini bırakmayan bu aksaklıklardan bazı örnekler vererek, bu tehlikenin ciddiyetini anlatacağız.


AKILSIZ BİR İNSANIN TEDBİRSİZLİĞİ…


Gazetelerde ya da televizyon haberlerinde tedbirsizlik sonucu meydana gelen pek çok olaydan bahsedildiğine şahit oluruz. Ve bu olayların ardı arkası bir türlü kesilmez. Gazetede anlatılan olayları okuduğu halde çoğu insan benzeri hataları kendisi de yapar. Gece uyurken sobadan zehirlenenlere, tüpgaz patlamasında yaralananlara, balkondan düşen çocuklara, parmaklarını fabrika makinalarına kaptıranlara ve bunlara benzer türde kazalara maruz kalan daha pek çok insana rastlamak mümkündür. Kuşkusuz bu tür haberler, dinden uzaklaşan toplumların, günlük hayatta yaşadıkları akılsızlık örneklerinden bazılarıdır. Bu insanlar, olayların birkaç aşama sonrasında nasıl gelişebileceği konusunda isabetli tahminlerde bulunamazlar. Aynı şekilde geçmişte yaşadıkları tecrübelerden de ileride kullanabilecekleri akılcı sonuçlar çıkaramazlar. Ellerindeki imkanları akıllarıyla değerlendiremedikleri için karşılaştıkları olaylarda olası tehlikeleri önleyebilecek akılcı tedbirler de alamazlar.


Aklını kullanamayan bir insanın tedbirsizliği sonucunda ortaya çıkan tehlikeli kaza ve olaylardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:
Akılsız bir insan yeni bir aletin kullanımını kullanma kılavuzundan veya bilen birinden öğrenmek yerine üzerinde çeşitli denemeler yaparak çözmeye çalışır. Nasıl kullanacağını bilmediği teknik bir aletin ya da müzik seti, bilgisayar gibi hassas cihazların ne işe yaradığını bilmediği düğmelerini kurcalamakta, kırılabilecek bölümlerini zorlamakta bir sakınca görmez. Bu yüzden de çoğu zaman yepyeni bir aleti henüz kullanamadan bozulacak duruma getirir.


Çocukların eline rahatlıkla yutulabilecek küçüklükteki plastik malzemeleri oyuncak diye vermekte bir sakınca görmez. Ancak bu plastik maddeler çocuğun boğazına takılıp hastaneye gitmek zorunda kalınca bu hareketin yanlışlığını düşünmeye başlar.


Akılsız bir insan iki üç ayrı parçadan oluşan bir eşyayı bir kerede üst üste taşımaya çalışır ve genellikle de yarı yolda hepsini düşürür. Bunların her birinin tek tek taşınması gerektiğini önceden hesaplayamaz.
Akılsız bir insan güneşin vücuduna nasıl bir tahribat yapabileceğini tahmin edemez. Gereğinden fazla, hatta saatlerce güneşin altında kalarak cildine zarar verir. Güneşin etkisiyle cildi su toplar ve derin yaralar oluşur, midesi bulanır, başı ağrır. Tüm bu sıkıntıları her yaz yaşadığı halde aklını kullanmadığı için bir sonraki yaz aynı hatayı bir kez daha tekrarlar.


Bunun dışında hasta olup olmadığını hiç bilmediği sokak köpekleri ya da kedileri ile oynamakta bir sakınca görmez. Nitekim tüm kuduz gibi hastalıklar da insanların bu tür tedbirsizliklerinden kaynaklanır.
Ani bir kokuya ve sese karşı hassas ve duyarlı değildir. Böyle bir şeyi ya hiç fark etmez ya da fark etse bile umursuzluğundan ya da ne tür tehlikelere yol açabileceğini akledemediğinden ilgilenmez. Oysaki gaz kokusunu algılayamadığı için evi yanabilir, gaz sızıntısından zehirlenebilir ya da yanık kokusuna zamanında müdahale etmediği için bir yangınla karşılaşabilir.


Islak fişi prize takmak gibi dikkatsizlikler yaparak zarara uğrar. Veya sigortaları kapamadan ampül değiştirdiği ya da elektrik tamiratı yaptığı için sık sık elektrik çarpmalarıyla karşılaşır.
Çok keskin bir bıçakla çok hızlı bir şekilde yiyecek doğrar. Oluşabilecek tehlikeyi hesaplamadığı için elini keser.
Islak ellerle bulaşık makinesini boşalttığı için tabaklar elinden kayar. Kırık tabakları da yine elleriyle toplamaya kalktığı için elini de keser.


Hiç tanımadığı birine kapıyı açmaktan ve hatta bu kişiyi eve almaktan çekinmez. Bu şekilde saldırıya uğrar ya da evi soyulur.
Cam masa üzerine sıcak bir tencere koyup masanın çatlamasına sebebiyet verebilir. Ya da ahşap masanın üzerine koyduğu sıcak çaydanlık nedeniyle masa tahrip olur.
Bir yere gitmek üzere yola çıkacağı zaman yolda arabasının bozulma ihtimaline karşı önlemler almayı düşünemez, düşünse bile yüzeysel tedbirler alır. Benzinini doldurur ama yedek lastik almayı ya da arabanın suyunu, yağını kontrol etmeyi akledemez.
Bütün işlerini son ana bırakır. Örneğin uçağına yetişmesi gerektiği halde son ana kadar bavulunu hazırlamaz, işlerini tamamlamaz. Eviyle havaalanı arasında söz gelimi bir saatlik bir yol varsa, yirmi dakika kalana kadar evden çıkamaz. Çıktığında da önceden nasıl gideceğini ayarlamadığı için taksi bulamaz ya da bulsa bile trafik olabileceğini hesaplamadığı için yolda vakit kaybeder ve sonunda da uçağını kaçırır. Bu olayları her seferinde yaşar ama yine de umursuzluktan vazgeçip akılcı tedbirler almayı düşünmez.
Eşya taşırken tedbirini alıp geçeceği yolun üzerinde takılabileceği ya da çarpabileceği şeyleri önceden kaldırmayı akledemez. Ancak elinde ağır eşyayla bu engelin önüne geldiği ya da hiç görmeden engele çarptığı zaman aklı başına gelir.


Bir eşyayı sehpa, masa gibi yerlerin tam kenarına ya da en ucuna koymanın tehlikesini göremez. Oysaki en ufak bir çarpmada bu eşyalar yere düşer ve kırılır.


AKILSIZ BİR İNSANIN SANAT VE ESTETİK ANLAYIŞI…


İnsanlarda genel olarak standart bir sanat ve estetik anlayışı vardır. Küçük yaşlardan itibaren çevrelerinden öğrendiklerini tüm yaşamları boyunca uygularlar. Yaşadıkları dönemde moda olan anlayış neyse onu uygularlar. Ama akıl kullanarak bu konuda bir yenilik getirmeye çalışmazlar. Sanat zevkleri tamamen taklide dayalıdır. Akıldan yoksun bu kişiler, taklit ettikleri konularda teknik anlamda bir başarı elde etseler de, taklidi olmayan, kendi kendilerine düşünerek buldukları bir güzellik ortaya koyamazlar.


Özellikle bulundukları ortamı dekore etme konusunda hep klasik kalıplar kullanırlar. Toplumlarda genel olarak yaşanan bu dekorasyon anlayışının bazı detaylarını şöyle sıralayabiliriz:


Akılsız bir insan zamanını iyi değerlendiremediği için, evini dekore etmesi aylar sürer. Küçük bir evin boyanması ve daha sonra temizlenmesi bile aylarca sonuçlanmaz. Bu işleri en pratik şekilde ve en kısa zamanda yapabilecek çözümler üretemez.

 


Aklını kullanmayan bir insanın sanata ve dekorasyona özel bir ilgisi yoktur, yıllarca evinde hiçbir değişiklik yapmadan yaşayabilir. Yıllar sonra değişiklik yapmaya karar verdiğinde ise aklına gelen en büyük değişiklik koltukların kumaşını yenilemek olur. Eşyaların yerlerini değiştirmek, bulunduğu mekanı güzelleştirmek gibi bir alışkanlığı yoktur.


Elinde çok geniş imkan olsa bile bunu iyi kullanamaz. En pahalı, en kaliteli eşyaları satın alabilse dahi, bunları ince bir sanat zevkiyle yerleştirmeyi başaramaz.
Bunun yanında güzel bir mekan oluşturmayı başardığında da bu mekanın bir yandan da kullanım açısından rahat, sıhhi ve konforlu olmasını sağlayamaz.


Eşya yerleştiriminde aklını kullanamaz. Kolaylıkla düşüp kırılabilecek cam vazo gibi eşyaları çarpılabilecek geçiş yerlerine yerleştirir. Aynı şekilde keskin ve sivri uçlu dekorasyon malzemeleri kullanmakta da hiçbir sakınca görmez ve bunları da insanların kolaylıkla temas edip zarar görebilecekleri yerlere koyar.
Fazla da olsa evindeki hiçbir eşyayı atamaz. Eski yeni tüm eşyalarını birarada kullanmaya çalışır. Her yeni aldığı eşyayla birlikte evini biraz daha kalabalıklaştırır ve ev biraz daha kasvetli bir hal alır. Oluşan bu karmaşanın farkına varamaz ve bu kasvetli ortamda yaşamakta bir sakınca görmez.


Buraya kadar sayılanlar akılsızlığın günlük hayattaki yansımalarına yalnızca birkaç örnektir. Ancak elbette ki akılsızlığın insana getirdiği zorlukları, verdiği zararları bunlarla sınırlamak mümkün değildir. Aklını devre dışı bırakan her insan, hayatının sonuna kadar benzeri zorlukları ve sıkıntıları sürekli yaşar. Bunlardan kurtulmanın tek yolu ise sitenin başından beri anlatıldığı gibi, imanın kazandırdığı temiz akla teslim olmaktır. Böylece aklın konforu, kişinin tüm hayatına hakim olacak ve o kişi her an güzellik ve huzur dolu bir yaşam sürecektir.


AKILSIZLIĞIN GETİRDİĞİ KAYIPLAR


Akılsızlığın sebep olduğu en büyük kayıplardan biri, kuşkusuz insanları Allah'ın dininden uzaklaştırmasıdır. Dinden uzaklaşan insanlar ise cennetten de uzaklaşır ve sonsuz bir cehennem hayatına sürüklenirler. Akılsızlıkları bu insanlara doğru olanı yanlış, yanlış olanı da doğru gösterir; bu nedenle dünyadaki hayatı gerçek hayat zanneder ve asıl olan ahiret hayatını uzak görürler. Burada bulundukları süre boyunca Allah'ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için çaba harcamaz ve cehennem azabının kendilerine de dokunabileceğini hiç hesaba katmazlar. Ahirette bu gerçeklerle karşılaştıklarında ise "keşke akıl etmiş olsaydık" diyerek pişmanlıklarını dile getirir ve akılsızlığın kendilerini nasıl büyük bir kayba soktuğunu itiraf ederler. Kuran'da onların bu pişmanlığına şöyle yer verilmiştir:


O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 23-24)


Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." (En'am Suresi, 27)


Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık." (Mülk Suresi, 10)


Tüm bunlardan çıkarılması gereken sonuç ise şudur; akılsızlık insanı cehenneme sürükleyen büyük bir beladır. Cehennem ise ölüp kurtulmanın dahi mümkün olmadığı sonsuz bir azap ortamıdır. Bu gerçek, hiçbir insanın "bundan bana birşey olmaz" diyemeyeceği kadar kesin ve bir o kadar da dayanılmazdır. Kuran'da cehennemdeki insanların kemiklerini çatırdatan acı dolu çığlıklardan, yandıkça tekrar tekrar değiştirilen derilerden, susadıkça içmek için kan ve irin karışımından başka bir şey bulamayan inkarcılardan çok detaylı olarak bahsedilmiştir.


Bunun yanında aklını kullanmayan bir insanın mahrum kalacağı cennet nimetlerini de şimdiden düşünmesi gerekir. Akılsız insanlar cehennem ile karşılaşmadan önce cennetin güzelliğinin de şuuruna varmış ve akıllı insanların cennetle müjdelendiklerinde yaşadıkları sevinci görmüş olacaklardır. Altından ırmaklar akan yüksek köşklerde, mücevherler içinde, tahtlar üzerinde zevk süren müminlerin durumunu bilmek de ahirette akılsız insanların kalbinde derin bir acı ve pişmanlık oluşturacaktır.


Bunlar, akılsızlığın ahirette getirdiği kayıplardır. Ancak akılsızlıkları sebebiyle dinden uzaklaşan insanlar, ahireti terk edip dünya nimetlerini yaşamaya çalışırken, burada da istedikleri gibi bir ortama sahip olamazlar.

 

Yaşamları boyunca maddi manevi pek çok kayba uğrarlar. Öncelikle Allah'a ve kadere teslim olamamanın getirdiği tevekkülsüzlük ve bundan kaynaklanan huzursuzluk içinde yaşarlar. Sürekli geleceğe yönelik korkular, sahip olduklarını kaybetme, yoksul düşme endişesi, sevdikleri insanlardan uzak kalma, insanlar karşısında küçük düşme gibi tedirginlikler içinde hayatlarını sürdürürler.


Kuran ahlakını yaşamadıkları için hiç kimseyle gerçek anlamda dost olamaz; gerçek sevginin, saygının, sadakatin ve diğer güzel ahlak özelliklerinin güzelliğini kavrayamazlar. Kuran'a göre bir yaşam sürmedikleri için dinden uzak cahiliye sisteminin zorlukları içinde yaşarlar. Hayatlarında sürekli pişmanlık hakimdir; bir gün ya da bir saat önce yaptıklarından dahi sürekli olarak yakınıp, pişmanlıklarını dile getirirler.


Akıllarını kullanmadıkları için güzel ve hikmetli konuşamazlar. Saatlerce konuşup bir işin içinden çıkamaz, seri tedbirler alamaz ve akılcı çözümler getiremezler. İnsanlardaki güzellikleri ve incelikleri göremez ve bunları güzel bir üslupla dile getiremezler. Sanat ve estetikten ince bir zevk alamaz, akılcı yenilikler üretemezler. Yaşadıkları klasik kalıplardan, alışkanlıklardan vazgeçemez, kendilerini yenileyip geliştiremezler.
Akılsız insanların durumu Kuran'da verilen şu örnekle açıklanmaktadır:


Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi? (Nahl Suresi, 76)


Kuşkusuz bu örnek akılsız bir insanın içerisinde bulunduğu durumu ifade etmektedir. Zira akılsız kişi, ayette belirtildiği gibi, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve kendine bir faydası olmadığı gibi, çevresine de yük olan bir insandır. Bu nedenle söz konusu kişi, hayatı boyunca hep kayıp içerisinde yaşamak zorunda kalır. Allah akılsız insanların durumunu bir ayetinde şöyle haber vermiştir:


Allah'ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar. (Yunus Suresi, 100)


Akılsız insanlar aynı zamanda akılsız toplumlar oluştururlar. Akılsız toplumlarda ise dinden uzak olmanın getirdiği kargaşa, zulüm, adaletsizlik, kin, şiddet, hoşgörüsüzlük, kısacası her türlü olumsuzluğun birarada bulunduğu bir ortam meydana gelir. İnsanlar akılsızlıkları nedeniyle Allah'ın kudretini takdir edemez ve bundan dolayı Allah'tan korkmazlar. Allah'tan kormayan insanların oluşturduğu toplumlarda da her türlü suç işlenebilir. İnsanlar rahatlıkla başka kişileri öldürebilir, haklarına tecavüz edebilir, hırsızlık, dolandırıcılık gibi suçlara yönelebilirler. İçlerinde merhamet ve şefkat hisleri köreldiği için her türlü caniliği yapabilirler.
İşte bunlar da akılsızlığın insanlara dünyada getirdiği zararların kısa bir özetidir. Bu nedenle akılsızlık, bir insanın önemsemeyeceği ve razı olabileceği bir durum değildir. Her insan aklı örten engelleri düşünmeli, bunlardan sıyrılmak için elinden gelen tüm gayreti sarf etmeli ve aklın dünyada ve ahirette kazandıracağı nimetlerin güzelliğini yaşamalıdır.


HAZİNELER SAHİBİ KARUN


Kuran'da Allah'ın, Hz. Musa'nın kavminden olan Karun'a büyük bir mülk verdiği şöyle bildirilmiştir:


Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez." "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas Suresi, 76-77)


Ayetlerde görüldüğü gibi, kavminin diğer üyeleri Karun'a, sahip olduğu bu mülkü kendisine verenin Allah olduğunu unutmamasını, Allah'a şükretmesini ve malını Allah'ın razı olacağı şekilde kullanmasını hatırlatmışlardır. Ancak Karun onların tüm bu hatırlatmalarına karşın büyüklük taslamış ve bu zenginliğin kendisine sahip olduğu bir bilgi dolayısıyla verilmiş olduğunu iddia etmiştir:


Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)


Karun'un bu şekilde büyüklenmesi ve sahip olduğu zenginliği kendinden sayması akılsızca bir davranıştır. Zira mülkün tek ve gerçek sahibi Allah'tır ve Allah dilediği zaman mülkünden dilediği kimseye verir, dilediği zaman da onu geri alır. Allah bu konuda hükmünü verdikten sonra insanın ne sahip olduğu bilgi, ne zenginlik, ne ihtişam bu hükmü hiçbir şekilde değiştiremez.


İşte Karun'un akılsızlığı da bu noktada ortaya çıkmıştır. Hazinelerinin kendisini Allah'tan gelebilecek bir azaba ya da belaya karşı koruyabileceğini düşünerek büyüklük taslamıştır. Allah'a şükrederek, bu mülkü O'nun rızasını kazanmak için kullanacağı yerde, dünyadaki ihtişamıyla çevresinde itibar kazanmaya çalışmıştır.


Karun'un akılsızca tavrı, kavmindeki akılsız kimseleri de ortaya çıkarmıştır. Karun'u ihtişamlı zenginliği içerisinde görenlerden akıllarını kullanmayanlar onun yerinde olmayı dileyerek onun durumuna özenmiş, akıl sahibi kimseler ise Allah'ın rızasını kazanmanın tüm bu ihtişam ve zenginlikten çok daha hayırlı olduğunu hatırlatarak bu kimselerin tavırlarını şöyle kınamışlardır:

 

 

Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler. (Kasas Suresi, 79-80)


Nitekim sonunda Karun'un akılsızca büyüklenmesine karşılık Allah hem onu hem de mülkünü yerin dibine geçirmiş ve ne zenginliği, ne de sahip olduğunu iddia ettiği başka şeyler onu bu azaptan kurtaramamıştır. Bir gün öncesinde dünya hayatının ihtişamlı süsüne aldanarak Karun'un yerinde olmayı dileyenler, onun başına gelen bu durumu gördüklerinde ne kadar yanlış düşündüklerini anlamışlardır:


Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz" demeye başladılar. İşte ahiret yurdu; Biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 81-83)


KURAN'DAKİ “BAHÇE SAHİPLERİ”


Kuran'da bahçe sahipleri olarak bahsi geçen kişiler de Karun ile benzer bir yanılgı içerisine düşmüş ve akılsızca bir tavır sergilemişlerdir. Onlar da sahip oldukları bahçenin kendilerine Allah'ın verdiği bir nimet olduğunu unutmuşlardır. Onların içinde bulundukları durum Kuran'da şöyle haber verilmiştir:


Gerçek şu ki, Biz o bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi, bunlara da bela verdik. Hani onlar, sabah vakti (erkenden ve kimseye haber vermeden) onu (bahçeyi) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi. (Bu konuda) Hiçbir istisna yapmıyorlardı. (Kalem Suresi, 17-18)


İşte bahçe sahiplerinin akılsızlıkları da bu noktadadır. Çünkü insan ileride gerçekleşecek olan hiçbir şeyden kesin olarak emin olamaz. Allah, insanı dilediği anda ummadığı bir olayla karşılaştırabilir veya çok farklı bir ortama sokabilir. Bu nedenle böyle bir durumda gösterilmesi gereken en akılcı ve en güzel tavır, ancak Allah izin verirse bunu yapabileceğinin şuurunda olmak ve Allah'tan istemektir. Kuran'da bu konuda nasıl bir tavır gösterilmesi gerektiği şöyle ifade edilmiştir:


Hiçbir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme. Ancak: "Allah dilerse" (inşallah yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: "Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip-iletir." (Kehf Suresi, 23-24)


Bahçe sahiplerinin burada yaptıkları hata da, herşeyin sahibinin ve hükümranının Allah olduğunu unutmuş olmalarıdır. Nitekim sabah erkenden oraya gittiklerinde nasıl büyük bir yanılgıya düştüklerini ve ne kadar ciddi bir akılsızlık içinde olduklarını açıkça görmüşlerdir. Çünkü Allah, gücün de, mülkün de gerçek sahibinin sadece Kendisi olduğunu anlamaları için bu kişilerin bahçelerine bir bela musallat etmiş ve ekinlerini kökünden kurutmuştur:


Fakat onlar, uyuyorlarken, Rabbin tarafından dolaşıp-gelen bir bela' onun üstünü sarıp-kuşatıverdi. Sonunda (bahçe) kökünden kuruyup-kapkara kesildi. (Kalem Suresi, 19-20)


Sabah olduğunda bu durumdan habersiz olarak bahçelerine gitmek üzere aralarında konuşan bahçe sahipleri, kapıldıkları dünya hırsını da sözleriyle şöyle dile getirmişlerdir:


Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler.
"Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkence kalkıp-çıkın."
Derken, aralarında fısıldaşarak çıkıp-gittiler:
"Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın."
(Yoksulları) Engellemeye güçleri yetebilirmiş gibi erkenden gittiler. (Kalem Suresi, 21-25)


İşte bir başka akılsızlığı da bu noktada yapmışlardır. Çünkü onlar içlerindeki dünya hırsını dile getirirlerken buna Allah'ın şahit olduğunu unutmuşlardır. Bahçelerine erken gitmelerinin, yoksullarla karşılaşmalarını engelleyebileceğini zannetmişlerdir. Oysa Allah diledikten sonra onlar her ne yaparlarsa yapsınlar, olacak olanı engellemeye güç yetiremezler. Nitekim kazanacakları ürünler konusunda böylesine hırsa kapıldıkları bir anda bahçelerinin başına gelenleri gördüklerinde ise bu duruma şaşırarak başka bir yere geldiklerini sanmışlardır. Ancak daha sonra bunun Allah'a karşı nankörce bir tavır göstermelerinden ve gereği gibi şükretmemelerinden kaynaklandığını anlamış ve yaptıkları akılsızlık nedeniyle kendilerini kınamaya başlamışlardır:

 

 


Ama onu görünce: "Muhakkak biz (gideceğimiz yeri) şaşırmışız" dediler.
"Hayır, biz (herşeyden ve bütün servetimizden) yoksun bırakıldık."
(İçlerinde) Mutedil olan biri dedi ki: "Ben size dememiş miydim? (Allah'ı) Tesbih edip yüceltmeniz gerekmez miydi?"
Dediler ki: "Rabbimiz seni tesbih eder, yüceltiriz; gerçekten bizler zalim imişiz."
Şimdi birbirlerine karşı kendilerini kınamaya başladılar.
"Yazıklar bize, gerçekten bizler azgınmışız" dediler.
"Belki Rabbimiz, onun yerine daha hayırlısını verir; şüphesiz biz, yalnızca Rabbimize rağbet eden kimseleriz." (Kalem Suresi, 26-32)


HZ. NUH'UN OĞLU


Hz. Nuh, kavmini Allah'a iman etmeye çağırmış, ancak kavminden çok küçük bir topluluk dışında iman eden olmamıştır. Allah Hz. Nuh'a, kavmine bir bela vererek onları helak edeceğini şöyle bildirmiştir:


Nuh'a vahyedildi: "Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme." "Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulmedenler konusunda bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda-boğulacaklardır." (Hud Suresi, 36-37)


Hz. Nuh Allah'ın yukarıdaki ayette bildirilen emri üzerine bir gemi inşa etmiştir. Ardından da yine Allah'ın emriyle, iman edenleri ve ailesini bu gemiye bindirmiştir:


Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: "Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle." Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. Dedi ki: "Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz, benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir." (Hud Suresi, 40-41)


Ancak Hz. Nuh'un oğlu gemiye binmemiş ve inkarcılarla birlikte geride kalmayı tercih etmiştir. Allah'ın onları suda boğacağını bilen Hz. Nuh, oğlunu gemiye binmesi ve onlarla birlikte olmaması konusunda uyarmıştır. Ancak oğlu, bir dağa sığınacağını ve dağın onu bu sel felaketinden koruyacağını söyleyerek gelmemekte diretmiştir:


(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: "Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma." (Oğlu) Dedi ki: "Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur." Dedi ki: "Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)'tan başka bir koruyucu yoktur." Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu. Denildi ki: "Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut." Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi (dağı) üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: "Uzak olsunlar" denildi. (Hud Suresi, 42-44)


Kuşkusuz Hz. Nuh'un oğlunun bu dalgalardan kurtulması mümkün olmamış ve sığındığı dağ onu koruyamamıştır. Hz. Nuh'un oğlunun bu noktada içerisine düştüğü akılsızlık ise, Allah'tan gelen bir azaptan onu yine Allah'tan başka koruyabilecek bir güç olmadığını kavrayamamış olmasıdır. Çünkü dalgaları yaratan Allah olduğu gibi, dağı yaratan ve ona boyun eğdiren de yine ancak Allah'tır. Allah bir kişiyi ya da bir topluluğu helak etmek istedikten sonra bu duruma karşı koyabilecek hiçbir güç ve hiçbir sığınak yoktur.

 


Nitekim Hz. Nuh da oğluna "Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)'tan başka bir koruyucu yoktur" sözleriyle bu gerçeği hatırlatmış ancak oğlu bu önemli hatırlatmayı göz ardı etmiştir. Uyarıldığı halde Allah'ın elçisine itaat etmemiş ve bunun sonucunda akılsızlığının karşılığını dalgaların altında boğularak almıştır.